|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||||
FİRMALAR
| Anasayfa > Makaleler |
|
|
| EVVEL ZAMAN İÇİNDE TERZİLER ÇARŞISI |
| Güneş Kesdoğan’ın üzerinden mağrur bir sultan gibi ağır ağır doğarken, ufaktan ufaktan tıkırtılar duyulur Arnavut kaldırımlarında... Kâh Erşün’den gelip atını nallamak için Nalbant Nuri’nin Hanı’na doğru yönünü vuran köylüdür bu, kâh yemenisinin sökük ucunu köşkere götürüp diktirecek olan yaşlı bir amca, kâh ustasından azar işitmemek için seğirterek gelen bir fırın işçisi... Belki kapaklı tenekelerle, ısmarlanan eve Nacibeg suyu götürecek olan Aşuh Baba’dır tıkırtının sahibi, belki de belediyenin et kamyonu... Darabalar açılır birer ikişer. Besmeleyle sokulur anahtarlar kapı kilitlerine. Totuhların Fırını’ndan gelen çarşı ekmeğinin buğusuna bulanarak ulaşır “sabah-ı şerifler hayırlı olsun ağam” sözleri tükân komşularına. Gayfeciler çoktan oturtmuşlardır “yap bir kallavi!” diyecek olanlar için bakır cezveleri. Hak kapısı dükkân önlerine çıkarılmıştır arkalıksız iskembeler... Bakırcılar çarşısında korikler koşulmaya, çatlaklarına kara oturmuş eller tarafından bakırlar gıcırtılarla silinmeye başlanmıştır. Kasaplar çarşısının müdavimi pisikler dizilmiştir alışık oldukları yerlere; boyunlarını kapı kenarlarına sürterek dillendirmişlerdir karınlarının açlığını; alışık oldukları paylarını yemek için, önce sabrın gerektiğini epey evvel öğrenmişlerdir zati. Bakarak kasap olamayacaklarını da. Çarşı uyanmıştır işte. “İş sabahın, aş sabahın” düsturuyla, evdekilerce “ekmegii tükendügünü bülmeyesin. Bir goya bin bulasın” dualarıyla uğurlanan esnaf, günlük telaşesine başlamıştır. Terziler Çarşısı; Orta Çarşı’nın en ortası. Belki de koskoca çarşının en sessiz yeri. Ne çekiç sesi duyulur buradan, ne örs, ne satır... peygamber mesleği diye bilinen, ondan dolayı da kutsal kabul edilen, insan giydirip, iğne ile kuyu kazanların çevrelendiği bir mekan burası. Çarşının diğer yerlerine tek tük serpiştirilmiş olsalar da çoğunluğun birbiri ardına sıralandığı bir sokak. İşte bir çocuk. Alnına düşmüş perçemini ise bulamamaya çalışarak, kapı önüne çömelmiş, okka çeken ütünün içinde çam çırasını tutuşturmaya çalışıyor. Tutuşturacak ki üzerine dizdiği meşe kömürünü köz haline getirip, ustasına teslim ederek, bir haftaya kadar evlenecek olan damadın laciverdinin ütülenmesini sağlaya... “Keklik gibi öterek” giden, gıcır gıcır iskarpinlerin üzerine jilet gibi ütü çekilmiş pantolon lazım, değil mi? Bir de kar gibi frenk kömlegi. Yaka mendilini, yaka iğnesini, kravatını saymaya hacet var mı ki? Mekteplerin tatil zamanı ikiye üçe çıksa da, sair zamanlar ustanın sağ kolu gibi olan çıraktır az sonra Gayfeci Mammed Ami’den ustası için orta şekerli bir gayfe isteyecek olan. Karınları evdeki tırhıt aşından doyurulmuştur; yahut da bekmezli pıtpıt aşından. Belki böyganasının, böyükbabası için kaynattığı çaydan bile içmiştir evden çıkmadan.. Gözü caminin yanında mil, ladde, küldürküp oynayan mahallenin çağalarında kalsa da, babasının el öptürerek, besmele çektirerek “eti senin, gemügü benim ağam. Evladın belle” diye teslim ettiğini bildiğinden ötürü, gelmemezlik edemez. İlk zamanlar bir iki kere ustasının evine yemek almaya gittiğinde, işten kaytarıp, Guççik Mezarlık’ın orada yekdaşı çağalarla aşık oyununa daldığında, nasıl da kulağına yapışan el ile dükkâna geri dönmüşlerdi. Akşama kadar ustanın yüzüne bakamayan, ustasının tatlı-sert azarını dinleyen bir havai çırak olmaktansa, “... ustanın yanında yetişmedir benim oğlum. Diktügü pantullar beş-altı sene dayanur” diye övülerek kız evinin kapısına varılması daha evladır. Kolay mı seneleri senelere ulayarak, kutsal, para getiren bir mesleği öğrenmek! Hem taş taşınmıyor ya sırtta? Gürültüsüz patırtısız, kokusuz bir ortamda, ikinci bir baba sayılan ustanın kanadının altında hayat okulunun merdivenlerinden tırmanmak, her adem oğluna nasip olmayan bir kutsiyettir. Az evvel, sakat ayağını sürüyerek geçmiştir terzilerin piri kabul edilen, Çilegil’in Topal Şaben Ağa. Cümle terzi esnafının, ve dahi cümle çarşının hürmet gösterdiği asık suratlı, ama işinin erbabı bir terzidir o. Kimsenin kesmeye cesaret edemediği üçpeşlere, kutnu kumaşlara, o, Divriği demirinden yapılma, okka çeken makası vurmuştur her daim. İçinin astarını da biçip vermiştir, çiçeği burnunda bir meslektaşını yüreklendirmek için. Eee... yaptığı iş İdris Peygamberin mesleğidir eni konu. Paylaşılmak zorundadır bilinenler. Terziler çarşısına yolumuzu vursak ve bir terzi dükkânının kapısından başımızı içeri uzatsak, bizi ne karşılar dersiniz? Evet evet, sizin de bildiğiniz gibi ütü kokusu karşılar önce. Sonra da sıcak bir “buyur ağam? Hoş geldiniz” sözü. Biçki masası, ütü masası, iki-üç makine, orta yerde soba, ütü, raflar, askılar... Raflara göz attığımızda, rengârenk iplikler, soflar, kumaşlar, vatka, tela, kopça, çıtçıt, fermuar, mezura, cetvel, makaslar, iğneler –ki çeşit çeşit, makine iğneleri, dikiş iğneleri- ve mekikler, sabunlar koyun koyuna yatmakta. O da ne! Yeni bir çırak mı girmiş dükkâna? İzleyelim o halde ne olup biteceğini. Ustası, babasının refakatinde gelip elini öpen on iki-on üç yaşlarındaki çocuğun sağ elinin orta parmağına yüksüğü geçirip, bir iplikle orta parmağı çocuğun kendi eline bağlıyor. Amaç, ipliksiz iğne ile, iğneyi kumaşa batırıp çıkarmayı öğretmek. İki hafta kadar bu şekilde parmağı bağlı olarak el alıştırması yapıldıktan sonra, artık parmak bağlanmadan düğme dikmeyi, ilik açmayı, teyeli, sürfile yapmayı öğrenmenin zamanı gelecektir. Dükkânı süpürmek, kapı önünü sulamak, hatırlı müşterilere çay-kahve söylemek, ustanın evinden yemek getirmek, (biraz daha sonraki dönemlerde, dükkânda ara sıra bizzat pişirmek) üzüm-ekmek, karpuz-ekmek ya da Vazıldan’dan gelmiş mis gibi Keklik yağını sıcak sıcak sürüp yemek için fırına çarşı ekmeği almaya gitmek, artık ayağı bu sokağa iyice alışmış olan çırağın vazifesidir. Metrelerce kıl telayı yıkayıp, kurutup, ütüleyip ustaya teslim etmek, kömür ütüsünü hazır edip ustaya vermek gibi işler de çırağın vazifeleri arasındadır. Kömür ütüsü deyip geçmemek lazım. Ta Doğan Köyü’nden gelmektedir meşe kömürleri. Kalaycılarla terziler hemen kaparlar kaç ailenin geçim kaynağı olan meşe kömürünü... kimi zaman takas usulü olur ücret, kimi zaman pangınot hesabı. Eh artık üç ay dolduğuna, iğneyi parmağa batırmamaya, ütü ile bileğini yakmamaya alıştığına göre, çiçeği burnunda elemanın makineye oturma zamanı da gelmiştir. önce ipliksiz olarak, pedal çevirme öğretilir usta tarafından; azarlamadan, kızmadan. Sonra da örnek bezine dikiş dikmek. Ardından da iç dikişler filan derken birer ikişer işin ince yanları öğretilmeye başlanır. Çırak, kalfa ve usta üçlüsü daima birbirleriyle işbirliği halindedir. Çırağa, -daha doğrusu yaz aylarında sayısı çoğalan çocuklara- düzenli para verilmez. Arada bir gönülleri okşaması babından usta yahut provaya, ya da mal teslimine gelen zengin müşteri tarafından harçlık verilir. Kalfalığa geçişten sonra ise haftalıklar başlar artık. Askere gidene kadar ustanın sağ kolu olarak, hizmet verecek olan kalfa, askere giderken ustasının da öğüdünü, duasını alır, el öpüp sırtı sıvazlanarak yoluna revan olur. Artık asker dönüşü babası, ustasının da yardımıyla, “müşteriye eyi davranasın. Erken gele, işe erken başlayasın. Aldığun işi vahdında yetüşdüresin. Yalan söylemeyesin. Bir maruzatın da olursa yanıma gelesin” temennileriyle, hayır dualarıyla yeni bir dükkân açacaktır. Ardından da analar çiçeği burnunda terzi için eli yüzü temiz, soyu sopu belli bir kız aramaya, “oğlum ipegin teli. İrakısı, cığarası yoh. Filanca ustanın yanından yetişme...” demeye başlayacaklardır. Yüzyıllardan bu yana süzülüp gelen Ahi kültürü ile beslenen usta-çırak ilişkisinde, “gızım saa deyim, gelinim sen anla” misâli, oradan buradan örnekler verilerek hayata hazırlanır genç çocuklar. “Hocanın, gocanın, ustanın hakkı ödeşilmez” mantığından hareketle büyük büyüklüğünü, küçük küçüklüğünü bilir bu adı konmamış mektepte. Her daim iş bolsa da, hasat sonrasında, düğün, bayram gibi önemli günlerde daha da çoğalır terzi dükkânının kapısını itenler. öyle ki gece yarılarına kadar, -elektriksiz günlerde gaz lambalarının cılız ışığında- işler durur yüksüklü parmaklar. Habire düğüm atılır ipliklere. Habire sökülür teyeller, habire sıralanır inci gibi hristo teyelleri, sürfileler... Zamanın dar, işin bol olduğu kimi zamanlar, söz verdikleri güne yetiştiremeyecekleri endişesi ile eve iş getirir olur terziler. Çilegil’in Şaban Ağa’nın eve getirdiklerini, kızı Makbule hanımla, gelini Şefika hanım az mı dikmişlerdir? Az mı ütü vurmuşlardır kutnulara, kumaşlara... Gene Karayılangil’in Tâlât ustanın getirdikleri için evdeki makinenin başına az mı oturmuştur, Nadide, Nahide ve Münevver ve Kifayet hanımlar. Zaten işbirliği halindedir Ayıllının Halil hoca ile terzi eşi Vesile hanım ve terzi bacısı Naciye hanım. Pantolonlar, -ki bilekten dize kadar düğmelisi, golf’ü, külot pantolonu gibi çeşitleri ile- yelekler, ceketler; kruvaze yakalı takımlar, sako, şalvar, mintan, gömlek ve işlikler... üçpeşler, -özellikle Tâlât ustanın diktiği- terekli şapkalar, okul önlükleri, köylü müşteriler için fistanlar, paçalı donlar... türlü türlü çeyizlikler. Kaftanın, kürkün börkün nasıl biçilip dikildiğini, yahut da nereden geldiğini bugün hatırlayan bile yok! Ustalardan kimisinin kadın-erkek terzisi, kimisinin sadece erkek terzisi, kimisinin de her şeyi dikmekle birlikte, daha çok köy terzisi olduğu terziler çarşısında, zaman çemberinin içinden geçerek yoklama yaptığımızda, karşımıza hayli yekûn çıkacaktır. İçlerinden bir çoğunun tüccar-terzi olduğu, bu aranılan, çıraklık için aileler tarafından en çok istenilen meslekte, kırk yaş üstü insanımızın hatırlayacağı bir çok isim bize merhaba demekte. İnsanların devr-i daim ettiği dünyamızda, kim bilir ne çıraklar ne kalfalar, ne ustalar yetişmiştir bilenlerin yanında? Demiryolu, karayolu gibi hızlı ulaşım vasıtalarının uzağı yakın eder oluşuyla, konfeksiyonun demir bir balyoz gibi terzilik mesleğini ezmesiyle, meslek değiştirenler olmuştur terziler çarşısında da. Çilegil’in Şaban Ağadan sonra, terzilerin piri olarak kabul edilen bir başka dikiş ustası, -hâlâ hayattadır ve yüz yaşını aşkın olup, yakın zamana kadar gözlüksüz iplik sapladığı söyleniyordu- Maarifgil’in Sağır Nuri lakaplı bir eski zaman beyefendisidir. Gerisi mi? Gerisini de şöyle sıralayabiliriz. Durun bir dakika! Yer gök möhürlenmeden, mazün minareye çıkmadan, çapa çapa eve giden bir terzi çırağına yetişip, çarşının cümle terzilerinin adını ona saydıralım en iyisi. “Çilegil’in Şaban Üçyıldız, Maarifgil’in Nuri Tanınmış, Paçacıgil’den Mahmut Paçacı ile ömer Paçacı, Tokmaklı’dan Mustafa Tokmak, Halaoğlugil’den Mehmet Halıcı, Mestovgil’den Mehmet Pekşen, Çandarlı’ın Selim Çandar ile Adıgüzel Efendi, Mahmutçavuşgil’den Kemâl özkan ve Zeki özkan, , Karayılangil’den Tâlât Yoğurgen, gene Karayılangil’den İbrahim Soydan, Ayıllı’dan Halil Ayyıldız, Yönüzler’den Mustafa özyıldız, Halifelegil’den Veysel, Mikdat ve Halil Demirkale kardeşler, Sıçanbekirgil’den Mustafa, ve Zeki özcan kardeşler, gene amcazadeleri Mustafa özcan, Kadıoğlugil’den ömer ve Emrullah Uluçay kardeşler, Pazarbaşıgil’den Selehattin Pişman, Kürtüllü’den Naci Savrunlu, ömerbeğgil’den Naci ve Cemal ömerbeyoğlu kardeşler, Balcılı’dan İhsan Balcı, Bıyıkgil’den Hacı Mehmet Bıyık, Pesmentegil’den Sabri Olgun ve Mehmet Olgun, İkizler’den Mikdat İkizer ve Mahmut İkizer, Ozanlı’dan Hanifi Ozan, Ardıçgil’den Sait Ardıç, Godegil’den Nurettin Ertunç, Müftügil’den Mustafa Alpay ve Fehmi Alpay, Aydınlı’dan Hüsnü Aydın ve oğlu M.Nevzat Aydın, Ayrancılı’dan Saffet Ayrancı ve Bedrettin Ayrancı, Gazigil’den Kaya Ateştenyılmaz, Şıhnedilinin Hasan Deniz, Kazaskergilden Paşa Gürses, Bektaşlıdan Musa ve Mehmet Bektaş kardeşler,Tömekgilden Kemal Tömek, Ermeliden Baki Eroğlu, Topculudan Kemal Topcuoğlu, Yıldırımlının Hayrullah özyıldız, Hafisliden Mehmet önder, Hacıismailgilden Hayrullah Akyıldız, Hacıfahretlinin Saffet usta,Güresinli İbrahim Kale, Mandılıdan İbrahim Mandı, Azaklının Emin Azak, Gılcıların Fevzi İkizer ve Kardeşi, Hacımilligilden Zeynal, Mehmet ve Fahri Ulusal, Daregenlinin İsmet ve Galip Daregenli Kardeşler. Biz küçük çırağımızın cebine bakır bir on kuruşluk koyup, yarın Sofu Dayı’dan kaymaklı bir dondurma almasını tembihledikten sonra, karanlığa koymadan yoluna gönderelim de Emin Şenay ustayı, Kehasgil’den Mehmet İyikul, Bohçacıgüzeligil’den Mehmet ustayı, Zoroğlangil’din Mehmet Küyer’i, Kürdosmangil’den Kemâl Yarış’ı, ömeranlı Mahmut Semiz’i, Mustafa Sengü’yü, Amioğlugil’in Emin Türk’ü, Bektaşlı’nın terzi Ahmet ustayı, Tahsin öktem’i, Hayri Mısırlıoğlu’nu, İzzet Kültür’ü, Ahmet özenen’i, Basri Yılmaz’ı, Yusuf Metin’i, Necati özuzun’u, Ahmet Çınlar’ı, Yusuf Çaltı’yı, Şevki Bayatoğlu’nu çarşının mesleğinde oldukça başarılı, ama aldığı işi çok geç verişiyle ünlü Hasan Cıncık’ını, Çilegil’den Turhan Küçükerdemir’i kendimiz ilâve edelim listeye. Unutmadan, Boybadagil’den Kadir Boybada’yı, Yahınıgil’den Ahmet Kıpçak’ı, Tâlât ustanın damadı olan Metin Akyıldız’ı, Kadıoğlugil’den merhum Emrullah ustayı modanın merkezi olan Paris’e gönderdiğimizi de hatırlatalım. Zaman içinde kimisi geri döndü baba yurduna, kimisi hâlâ oralarda devam etmekte mesleğe. Pekâlâ yıllar yılı dikiş diken, süvariler vuran, tamir yapan, iğne ile ekmeklerini kazanan bunca terziden kalan yok mu çarşımızda? Yoksa, zaman denen değirmenin hain dişlileri arasında öğütülüp gittiler mi? Tabii ki hayır. Gene var birileri. Gene dönmekte makineler. Gene dikilmekte pantolonlar, gömlekler. Gene tamir için verilmekte kıyafetler. “Oğlan dayıya çeker” misâli, hâlâ dayısı Maarifgil’in Nuri ustanın izinde, çarşının eskilerinden bir terzi olarak mesleğine devam etmekte İbrahim Soydan. Bıyıkgil’in Hacı usta, Balcılı’nın İhsan usta, Çekengil’in Mahmut Yedikardeş, Çilegil’in Turhan usta, Süleyman Coşkun ile Seyfi Karahan ustalar ve çarşının Cıncık’ı hâlâ besmeleyle sokmaktalar anahtarlarını Hak kapılarına. Hâlâ iğnenin açtığı yoldan ekmek görmekte kursakları. Tek fark, önceleri uzun mekik ve çevirme kollu iken, sonraları pedallı, daha sonraları ise motorlu olmuştur makineler o kadar. Çıtadan yapılma askıların yerini plâstikler almıştır. Yetiştirilmek üzere usta yanına verilen, kahveye çay söylemeye, fırına taze pide almaya, makas biletmeye, kemer bastırmaya koşan çıraklar, çıra ile aranır olmuştur. Etiyle kemiğiyle babasınındır çocuklar. Ütü mü? Fişe takana kadar... meşe kömürünün adını bile bilemez bilgisayar ekranına kilitlenerek dünle bugününü, gerçek ile oyununu birbirine karıştırmış olan çocuk. Harçlık almanın, haftalık almanın lezzeti bir dönemin çıraklarında, kalfalarında unutulmaz bir lezzet olarak, anı olarak kalmıştır. “Oğlum filanca ustanın yanından yetişmedir” sözü de... Çok şey anlatılır bu ulvi meslek hakkında. Hem kutsal bilinir, hem de “göçüy müsün?” diye sorulduğunda, “iğnem başımda” dediği, kendi söküğünü dikemediği iddia edilir. Hatta dikişini vaktinde yetiştiremeyip, üstüne oturduğu kumaşı yüzünden mal sahibinden aldığı beddua ile içlerinden birinin karga haline dönüştüğü anlatılır ninelerce. Karganın kuyruğuna “terzi makası” denilirmiş o yüzden. Eh bunca kelamdan sonra biz de sözü hitama erdirip, akşam alacası inen terziler çarşısındaki son darabayı beraber indirip, usta ile adımlayalım yolumuzu. Sabah ola hayrola. KADIN TERZİSİ Yaşlı kadınlarımızın yerel lehçesi ile gadun terzisi. Kadın terzisi yani. (Yılların berberini kuaför, lokantasını restoran, kahvehane/kıraathanesini kafe yapan zamane dili, şimdilik bu kelimenin yerine yenisini koymadı. Kadın terzisi olarak yoluna devam etmekte.) Erkekler cenahında gezinti yaptığımıza, darabaları açıp, anahtarları ustayla beraber büktüğümüze, kömür ütüsünü çıraklarla beraber yaktığımıza göre, mahalle arasındaki bir kapıdan başımızı uzatıp, kadın terzilerinde ne var ne yok kolaçan edebiliriz artık. Ondan önce, kırk elli yıl öncesinden bu yana süzülüp gelen, itinayla ve duayla sandıklara konulan çeyizlik elbiselerin zarif dikişlerine, ince modellerine bir göz atalım. Bugünkü ucube sayılabilecek pek çok modele inat, ince bir kadın zevkinin varlığına şahit olup şaşakalırsınız naftalin kokulu giysiler karşısında. Tiril tiril işlikler, kol ağızları dantelli zarif elbiseler, oyma yakalı tikoltalar, uçkuru işli şalvarlar, ağırbaşlı bindallılar, sıvama nakışlı saltalar, peşliler, çadırlar, gelinlikler, ipekliler, yünlüler, şovkıyalar... Ele güne karşı yüz ağartılan dışarlıklar yani. Kadın terzilerinin ellerinden çıkma göz nurları. Çeyiz taifesi içindeki peşkirleri, yağlıkları, başabırakacakları, dibaları saymıyoruz bile. Kadın terzileri. Onların çarşıda bir yerleri olmamıştır hiç. Aslına bakılırsa, unvanlarının önüne geçen bir meslekleri de olmamıştır. önce analık-eşlik ve hatta evlatlık-gelinlik unvanı; sonra terzilik. Benzeri bir çok işi yapan hemcinsleri gibi. Ahurunu ahbununu halledip, akşamın mancasını büşürüp, mektaba gidecek çağanın üstünü başını düzene koyup, giyesisini yıhayıp eve de bir süpürge çalduhtan sonra dikişinin başına gelir terzi kadın. Açık kapı. Çat diye biri gelebilir. Hem hısımdan akrabadan biri, hem de müşteri cinsinden biri. Onun için her daim temiz düzenli olmak zorundadır. Ev bark görücüye çıkacak kız gibi hizada olmalıdır. Sabah güneş doğmadan asmadan yarpah döşüren terzi, örtmeye oturup onu destelemektedir gayretli gayretli. Çağalar mektepten gelmeden küpe basıp kış için hazır etmelidir asmanın sunduğu nevaleyi. Bir destesini de kenara koyup, öğlene yenilecek iç için hazırda tutmalıdır. Yaprakları intizamlı bir vaziyette üst üste sıralarken, “irayhanın da gırhım zamanı gelmiş. Yarin sabah da onu gırhmalı” diye aklından geçirmektedir muhtemelen. Ev kadınlığı kolay değildir. Her bir işi düşünmek zorundadır. Kanatlı kapı mı gıcırdadı ne? Eğer öksürüp duran efendibaba için ıhlamur ya bir içimlik ödünç gayfeye gelmediyse him bir komşu, dikiş diktirmek için gelen bir kadındır bu. Evet, yanılmamışız. Koltuğunun altına sıkıştırdığı kumaşı ile boy çadırına bürünmüş, orta boylu, orta yaşlı bir kadın görünüyor avlunun öbür ucundan. -Goley gele. Sabah sabah ne vahıt topladın da desteliysin yarpağı? Ben daha döşşekleri düzleyemedim. -Neydem hatuncuh. İşimi çapa çapa yetüşdüremezsem ağzım açuhta galıyı sonra. -Doğru deysin. İş sabahın aş sabahın. Ahşam bizim gişi Mehrigil’in Mammed efendi’nin tükânından biçinem diye gumaç fıstanlıh getürmüş. Ben de saa getürdüm ki, eger elinde işin yohsa dike de veresin. -Şıhoğlugil’in evde bir dişerli muallime oturuyu ya, onun etekligini dikiyim. Bögün biter. Ondan sonra da seninkini dikerim. -Aman gözüü sevem tez bütüresin ki gardaşımın dügününe yetişe. Gelinin ögüne oturacam. -Yetüşür yetüşür merak etme. Hangi biçimden istiysin? -Bülmeyim ki? Bir akıl ver sen. Onlar konuşmalarına devam ededursunlar, biz zaman içindeki, erişebildiğimiz kadın terzilerinin kimler olduğunu hatırlamaya çalışalım. Ayakkabıcı-kemani Arşak ustanın karısı Güllü hatunu anmadan, kadın terzilerinin adını söylersek hata etmiş oluruz. Çünkü yaşlılarımızın bile aklının kıt yettiği bu terzi, uzun yıllar Divriği hanımlarının çeyizliklerini dikmiş, ince bellerine oturttukları nice kıyafetlere şekil vermiş, nice çıraklar yetiştirmiştir yanında. Yeni terzi olanların “terzi Güllü’nün yanından yetiştim” demeleri, daha çiçeği burnunda terzi olmalarına rağmen, müşteri gözünde itibarlı olmalarına yetmiştir. Kesmeye cesaret edilemeyen kadifeler, ipekliler onun ince zevkiyle şekil bulmuştur yıllar yılı. Yılların acımasız tokadına mağlup olup şişmanlayan bedenler, içlerine girme ihtimalleri kalmamasını rağmen, Güllü’den kalma eski elbiseleri bozmayıp, hatıra diye sandıklarının bir köşesinde saklamışlardır. Genç yaşta dul kalıp iki oğlunu alnının akıyla, dikişinin parasıyla okutup yetiştiren Karamahmutlu’dan Vesigül hanım da adı anmadan geçilemeyecek ikinci bir ustadır. Okuması yazması olmadan, eşinin ölümüyle kendi kendine dikiş dikmeyi öğrenmiş, üstelik bu yolda azim gösterip aranılan bir terzi olmakla kalmamış, yanında yetiştirdiği çıraklara da analık ederek en iyisini öğretmenin yollarını aramıştır. Yetiştirdiği çıraklardan Fevziye Pancaroğlu, Şefika Üçyıldız ve diğerleri rahmetle anmaktalar ustalarını. Ustanın evine giderek sürfile, teyel, kenar dikişi gibi küçük işlerle işe başlayan çıraklar, titiz bir çalışma süresinden sonra makineye oturur, kendi başlarına dikiş diker olurlar. Ama önce sabır, önce sabır. Evin kızı gibi olan, analarının elinden tutup getirttiği; edep erkân bellesin diye verdiği kapıda, hocanın yani terzinin her kelimesine dikkât etmek zorundadır yeni yetme genç kızlar. Dört gözlü sekiz kulaklı olup, canla başla izleyeceklerdir ki, kollarına altın bir bilezik geçirilmiş olsun. öğlen yemeklerini ustanın evinde yiyen, bulaşığını sıra ile her gün ayrı bir çırağın yıkadığı kızlar grubundan öğrenme kaabiliyetlerine göre kalfalığa geçiş de olacaktır tabii. Zaten belli bir zaman sonra dünürcüsü çıkacak olan kızlar belledikleri mesleklerini baba ya da koca evinde sürdüreceklerdir ondan sonra. Apayrı bir yazı konusu olabilecek kabaralı ya da ceviz bir çeyiz sandığına başımızı uzattığımızda, Terzi Hayriye diye nam salmış bir başka hanımın diktikleriyle karşılarız bazen de... okul önlüklerinden kız çeyizlerine kadar o da çok döndürmüştür makinesini. Çok provalar yapmış, çok paralar kazanmış, çok dualar almıştır. Çörmelli’nin Vesile Hanımı, Altıngil’in Hamire Hanımı, Esovgil’in Hacov Hanımı, Ayıllı’nın Vesile Hanımı, Sülüklü’nün Naciye Hanımı, Hacınafıslı’nın Hamire Hanımı atlatırsak –ki Hamire Hanım üçpeş dikmekte hayli usta imiş- ayva kokulu, naftalin kokulu sandıklar bir daha açmazlar bize kapaklarını. Cumhuriyet dönemiyle birlikte bir çok ilde-ilçede açılan nakış dikiş kursları ve akşam sanat okulları ile bu türden işleri yapanlar çoğalır olur zaman içinde. Ama kimisi öğrendiği dikiş bilgisi ile sadece evine dikerken, kimisi de eşe dosta, konu komşuya dikerek terzi namını almış olur ucundan kıyısından. Yukarıda saydığımız türden olmayan, yani çıraklıktan geçmeden, usta yanında öğrenmeden, okul-eğitim vasıtasıyla terziliği kavrayanlar da olur. Bunlardan ilk aklımıza gelenleri sayacak olursak, Mahmutçavuşgil’den Nuran Hanım, Tapikgil’din Hacı Hanım, Kadıoğlugil’den Nahide hanım, Ekmekçigil’den Nuran Hanım, Hacımazüngil’den Necibe Hanım, Dedenin kızı Saniye Hanım, Pancarlı’dan Ayşe Hanım, Oyacılı’dan Sema Hanım terzi olarak çıkar karşımıza. Bu arada, sandıklara birer hatıra bırakanların hepsi yerli değildir. Yorgancılık da yapan vaiz hocasının karısı da dikmiştir kimi kızların çeyizlerini. Bir başka vaiz hocası Ali Ak’ın karısının, Divriği’de kaldıkları süre zarfında örgücülük yaptığı gibi... Yakın dönem terzilerinin içinde, on yılı aşkın bir süredir dikiş diken ve artık yerli gibi olan Sema Durdu hanımı da listemize ekleyebiliriz. Çaltılı’dan, aslen Erzincan’lı olan Şefika Hanımın, Çandarlı’nın Sevim Hanımın, İkizler’in Aliye Hanımın, Hallovgil’in Ayşe hanım ile kızkardeşi Salise Hanımın kız çeyizlerine katkıda bulunan yünden örülme, etekler, blûzlar, elbiseler, başlıklar, yelekler, hırkalar... gibi ürünlerini de göz ardı etmemek lazım. Makineler çıkmadan önce şemsiye teli ve kendi elleriyle boyayıp eğirdikleri koyun yünü ile fanniyeler dohuyan kadınlara bu hızlılık tabii ki daha iyi gelmiş, bir çırpıda kıyafet sahibi olmanın verdiği hazzı yaşamışlardır. Kız babasının variyetine göre konan çeyizlik kumaşlar, gelinlik süresince de dikilmeye devam edilir. “Sabah gahıp çarşıya bazara mı düşülecek? Cehiz dedügüü içinde her bi şey olacah” düşüncesiyle en az birkaç yıl yetecek kadar çeyizlik konulmaya çalışılır kız ailesince; öte berisi eksiksiz konulur gelin olacak kızın bohçalarına. Gerçi “gelinin getürdügü öğlene gadar, goca evininki ahşama gadar” dır. Eksik bitmez. Daima bir şeyler istenir çarşıdan. Bugün gelinlik için dikilir, yarın hamilelik için, öbür gün de “kilo alıp içine girilemeyen elbiseler yüzünden” Pekâlâ, altını bol takmasıyla ünlü Divriğili hanımların, iki gün süresince birkaç türlü elbise giydikleri düğünlerde hangi modeller boy gösteriyordu dersiniz? Terzilere hangi biçim de elbiselerin siparişi veriliyordu? Yahut da kadın terzilerinin makinelerinde neler dikiliyordu? Her şey dikiliyordu elbette. Siyahçadır (kumaşı kaçak getirtilen maroken), alçadır, gelinlik, nişanlık. Kadife, yünlü, ipekli, basma, keten, yanardöner, simli... her türden kumaş. Korsalı, altı parça, sekiz parça etek, avare eteği (döneminin Avare filminden etkilenmiş olsalar gerek. Sonraları çingene eteği de denilen üç katlı etek türü), kloş, daire kloş, çan etek, balık etek, maksi, midi, mini etek, askılı etek, sayvanlı (fırfırlı), dilikli (yırtmaçlı) ... hele bir de plise etek denilen model vardır ki ütüsü için çarşıya, erkek terzisine gönderilirdi. Dokuz kiloluk ütü ile ancak ütülenen bu eteğin, dikimi de zor idi. Yandan ya da sırttan fermuarla bele oturtulmuş, kalçadan büzgülü, boydan, robalı, kuplu, belden kesik... elbise modelleri, jileler. Tayyör denen altlı üstlü, içi astarlı takımlar. İçli dışlı denen, ikili-üçlü takımlar (etek-blûz ve yelek). Uzun ve kısa japone kol, karpuz kol, zengin kolu, dar, manşetli, lastikli kol, kısa kol, yarasa kol... Gizli cep, yandan cep, armut cep, fermuarlı cep, kapaklı cep... Bebe yaka, hakim yaka, şal yaka, öpücük yaka, altın yaka, fiyonklu yaka, fistolu yaka, devrik, ceket, havuz, kayık, yuvarlak, üçgen, dörtgen, beşgen, kraveze yaka. Evde kanaviçe veya sarma şeklinde işlenerek ya da dantel ipliğiyle örülerek getirilen, terzi tarafından çeşitli renklerdeki patiska kombinezonlara (yerel deyimle tikolta/dekolte) yerleştirilen gecelik yakaları dikilir ve her kızın çeyizinde birkaç tane bulunur.. Ki her biri ayrı zarafettir bunların. Ayrıca kombinezonların kol ve etek uçları da karpuz çekirdeği denilen oya ile oyalanır. Elbisenin altından görünmesi gereken jüpon ve paçalı külotların uçlarına da dantel geçirilir. Hülasa, insanoğlunun var olduğu, örtünme ihtiyacının giyinme ve zevke dönüştürüldüğü günden beri terzilik süregelen meslekler arasına girmiş, bu uzun yolda da hayli ustalar hayli çıraklar-kalfalar yetişmiş, ve bu emekçiler epeyi ter dökmüşlerdir kumaşların üzerine. Onların bu saygın uğraşılarının karşısında şapka çıkarmaktan başka ne yapılabilir ki? Uzun lafın kısası, gerek Terziler Çarşısı’ndaki dükkânlarda, gerekse evlerde makinenin başına besmele ile geçip, akşam şükür ile kapatan kadın-erkek cümle ustaya minnettarız. (Yazının hazırlanmasında yardımcı olan Ayanağagil’den Sayın Rıfat Gürsoy’a, Cinemalikgil’den Emin Akarsu’ya, Sıçanbekirgil’den Mehmet Ali özcan’a, Aydınlı’dan Nevzat Aydın’a ve Sülüklü’den Naciye Yılmaz’a teşekkür ederim.) |



